Ve Dünyanın Karanlık Yüzünde – III
Orada iki adam, biri hayli eskimiş, biri fazlasıyla gecikmiş iki adam öylece duruyor. Bahçenin altın çerçeveli aynasından seken ışıklar gözlerinden geçerken düşünceleriyle birbirlerine fısıldamaya çalışan iki adam, bakışmadan yenişmeye gayretle, sözde bir cinnet hatırasıyla, damaklarında hissettikleri kanca yaralarıyla ve yalnızlıktan zırhlarla oturuyor. Sadece gerçekliğin pür nur aydınlığı değil onlara uzak duran, o bir türlü zuhur edemeyen adaletin ve ona inananların boktan dünyası da akılları kadar uzakta. Gün bu gündür belki. Siyah ile beyazın karıştığı ana şahadet edecek deliler, balık pullarıyla bedelini ödedikleri o farazi arenadaki yerlerini çoktan almışlar bile. Gri, şehvetli bakışları tatmin edemeyecek kadar soğuk, olması gerektiği kadar soğuk, iki adamın etrafını diğerlerinin hattından ayıracak kadar soğuk. Gri aynı zamanda kül rengi ve bir çocuğun ne yaparsa yapsın nefesinden silemediği o anne yanığı kokusu da gri. O halde dövüş başlasın artık! Artıklarının acısını çekmeyen, çektiklerinin hesabını ödetmeyen kimse kalmasın!
Yanındaki et parçasına can veren kanın kendisine ait olduğunu bilen adam, sadece hayat vermenin baba olmaya yetmeyeceğini bilen adamla aynı anda gözlerini kapıyor. Ve o gözkapakları tekrar birbirine değdiğinde kirpikte biriken su, grinin huzurunu bozmadan ve kimseciklere görünmeden yolunu buluyor. Azil beyaz paçasına sürttüğü ellerini oğluna doğru yönelttiğinde avucuna sıkışmış ukdelik çakmaktaşı, ateşlenerek yaratılışının, yekvücut olmanın manasını yaşatmaya neden olabilir mi?
Tereddüt.
Pişmanlık.
Suskunluk.
Ve Azil bir yandan da her şeyi daha başlatmadan bitirmek ister gibi. O her şey ki varlığından haberdar olmanın bile sevmeye yettiği, zokası kan bağı olan, zalimliğe kodlanmış bu avın gerçekliğine kısılmış ve atmosferi tarafından yutulmaya mecbur nefeslerle arasındaki yegâne bağ… Ruhundan kopan parçayla lanetini paylaşma ihtimali yeterince acıyken, babalığın o en yüce yanlarını zamanın yardımıyla fersah fersah bilemişken ya da sadece ona öyle gelmişken, bu sessiz haliyle, şimdi elde kalanın yani tam da bu anın, sebepleri sorgulamadan heba edilmesine razı olmalı. Başka türlü olmuyor diye, düğümler çözülsün diye, ben başlatmadım der gibi, suçluluk duyarak, ufalarak oğluna seslense:
—Beklemekten vazgeçtiğinde yanına gidebileceğim bir babam olsaydı benim…
Duruyor.
Vazgeçiyor.
Düşünce sese dönüşmedi.
Niyetler sükûta erdi.
Oysa sadece “oğlum” diyebilseydi ve hani sırf birbirlerine yakınlar diye avlanmaya mahkûm balıklara sövdüğü eski günlerdeki gibi yanına sokuluşuna küfretseydi, oğlu o an sahiden de geldiğine sevinebilirdi belki. Sevinseydi babasının suretiyle yaşayan mutlak geleceğini gördüğü çatlak aynalı tımarhane bahçesindeyken, askerde eline verilecek ilk gerçek kurşunun şakağına saplanacağını umduğu o büyülü ana vuslatını düşünmeye başlamazdı belki.
Etraf debdebeli. Diğerleri telaşlı. Binalar doğuyor. Binalar ölüyor. Yık. Yap. Yık. Yap. Deliler âleminde. Doktorlar geveze. İnsanlar doğuyor. İnsanlar ölüyor. Tik. Tak. Tik. Tak.
Oğul sessiz. Anı heba etmeye niyeti yok. Gelecek planları beklesin biraz. Susarak, o balıklar gibi aynı örgünün içinde nefessiz kalmalarını diliyor. Sebeplerin ailesizliğini avutacak, yanık kokusunu burnundan söküp atacak, yanında oturan adama yeniden “baba” dedirtmesini sağlayacak gücünün olmadığını düşünürken, nasıl olursa olsun ölümü diliyor. Ölüm karşısında el pençe divan duran tüm realitelere gülümsüyor.
—Şuanı yaşıyor olmamızın sebebi…
Ama olmuyor işte, yine olmuyor. Sorgular öyle karmaşık, öyle güçlü ki yine, sesi yeniyor. Fikir harflere dönüştüğünde dudağından dökülemeyecek kadar hafiflemişken nasıl konuşabilir ki?
Tek patron:
Sessizlik.
Oysa sadece “baba” diyebilseydi… Biraz önce rasgeleymişçesine dokunan sımsıcak elin onu sarmalamasına izin verseydi… Kendini, bütün dertlerini, sorguladıklarını, çaresizliğini, sapkınlıklarını, babasına, onun o safi şefkatinden bir türlü nasiplenemediği dünyasının karanlık yüzüne hepten teslim edebilseydi… Azil, kelimelerin aslında bir şeyleri değiştirebileceğine inanıp konuşabilir, o bambaşka gün neler yaşandığını anlatabilirdi belki. İkisinin de bilmediği şey şuan orada olmalarının sebebinin içlerinde tuttukları ufacık kıvılcımlarda saklı olduğuydu, sözcüklerden mülhem ateş parçalarında.
Şimdi soru şu: Ziyaret saatinin dolduğunu haber veren adam bir an önce yemeğe çıkmak için sabırsızlanırken, her ikisi de gerçeklerin aylar önce olduğu gibi, suskunluk nezaretinde saklanma cezası çekmesine izin verecek mi?
Hâla sükût!
Bu vazgeçmiş adamların, yazgının akışına teslim olmaları sürmekte olan sükûtun nihai sebebi olmalı. O halde biz, kaderin hastaneden az ötede hafriyat çalışması yapan iş makinesini ve o heybetli aynayı kullanarak, yan yana duran iki suskun adamı başka bir boyutun kapısından geçirmesi gibi olasılıklarla şekillendirebileceği bu tuhaf hikâyede; altın dişli, lacivert ceketli ve minik bıyıklı adamın varlığını anlamlandırmasını bekleyeceğiz, hepsi bu.
bir yorum yazın