Ohalde.net

Ve Dünyanın Karanlık Yüzünde – II

Posted in hikaye by Gürkan Gür on Nisan 23, 2009

vdky2_ohaldeBir otobüs terminalindeyim. Öğlen vakti. Hava sıcak. Peronların önünde titreşe titreşe bekleyen kalabalığın ortasında bir yerlerdeyim. Havada mazot, ter ve sigara kokuları. Tepsilerinde taşıdıkları termoslarıyla plastik bardaklarını insanların gözlerinin içine sokmak istermişçesine bağıra çağıra dolaşan çaycılar var. Sonra simitçiler. El arabalarının üzerine dizdikleri lavaşların yanında duran pilli radyolarından olmaz olsunlar, yaktın beniler, batsın bu dünyalar yayılan seyyar kebapçılar. Sonra tükenmez kalem ve kredi kartlarımız için şeffaf cüzdanlar satan o adam. Anonslar. Başkente gidecek otobüs için son on beş dakika. Gelip geçen yolcuları kapabilmek için birbirleriyle kapışan değnekçiler. Bir ellerindeki biletlere bir önünde durdukları otobüsün camına yapıştırılmış sefer sayısına bakan tedirgin yolcular. Bu keşmekeşin içinde ne işim var benim baba! Tam olarak nerede durduğumu kestiremiyorum. Neye benzediğimi, buraya neden geldiğimi bilmiyorum. Belki benim de bir biletim vardır. Ya da dün geceden yola çıkan bir yakınımı bekliyorumdur. Ya da o yakınım çoktan gelmiştir de benim haberim yoktur. İnan bilmiyorum. Kafamın içinde dönüp duran tek düşünce, sırtımdan aşağıya süzülen ter damlalarının son dakikalarda ne kadar da çoğaldığı. Elimi cebime atıp bir mendil çıkartıyorum. Katlanmış, tertemiz. Pantolonumun içinde bu anı bekleyen kumaşı alnıma değdirdiğim an içime yayılan serinlik iyi hissetmemi sağlıyor. Mendilin çıktığı yerden bir paket sigara, bir kutu da kibrit alıyorum. Henüz yanmış kükürtün o garip kokusu burnumun ucunda dalgalanıp dururken adamı fark ediyorum.

Yirmi altı numaralı kapının hemen yanında dikilmiş beni süzüyor. Suratındaki gülümseme seni tanıyorum diyor. Emin ol seni tanıyorum. Dudaklarının gerisinde parıldayan altın dişleri, burnunun hemen altında bıraktığı minik bıyığı, lacivert pantolonu, lacivert yeleği, lacivert ceketi ve bembeyaz gömleğinin yakasına konmuş devasa bir kelebeği andıran papyonu ve yeleğinin cebine sıkıştırdığı saatin dışarıya sarkan zinciri ve cilalı ayakkabıları ve boyalı saçları. Adam tepeden tırnağa tek bir cümleye dönüşmüş sanki. Sadece benim anlayabileceğim bir dilde söylenmiş bir cümle. Seni tanıyorum diye haykırıyor ve benden başka duyabilen de yok. Ağzımdaki sigaradan koca koca nefesler çekip gerilemeye başlıyorum. Birilerine çarpıyorum. Birileri bana küfrediyor. Korkmaya başladığımı anlayan adamın suratındaki gülümseme biraz daha genişliyor ve bir sigara da o yakıyor.

Birbirimizi kolluyoruz baba. Saatlerce. Konuşmadan. Yeni yeni otobüsler girip çıkıyor terminale. Değnekçilerin ağzında tekrarlana tekrarlana anlamını yitiren şehir isimleri kulağımda yankılanıyor. Hava kararmaya başlıyor. Hemen yanımda duran kadın, saçları kısacık kesilmiş çelimsiz bir çocuğa sıkı sıkıya bir şeyler tembihliyor. Çaycılar, boşalan termosların yerine yenilerini koyuyorlar. Simitler tükeniyor. Şişlerin üzerine kilo kilo et diziliyor yeniden. Anonslar, motor gürültüleri, hoş geldinler, hoşçakallar, unutma biziler havada uçuşuyor. Bir yerlerde davul çalınıyor, bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlı üzerinde yemyeşil bir hırka olan baş örtülü kızın dudağına kaçamak öpücükler konduruyor. Karşımdaki adam ileriye doğru bir adım atacak gibi oluyor. Alelacele geriliyorum. Kaşlarını çatıyor, suratına en alasından bir sen bilirsin ifadesi yerleştirdikten sonra sol elinde tuttuğu silindir şapkayı dudaklarına doğru kaldırıyor. Hafifçe eğilip beni selamladıktan sonra şapkadan içeriye ağız dolusu duman püskürtüyor. Elini şöyle bir salladıktan sonra göz kırpıp bum diye haykırıyor ve şapkayı bana doğru fırlatıyor.

Etrafa milyonlarca baloncuk saçılıyor. Ağır ağır yükselen baloncuklar. Tepemizde yanmaya başlayan lambalardan yayılan ışınları içlerinde hapseden baloncuklar. İçlerinde onlarca farklı dünyanın güneşlerini taşıyan baloncuklar. Çocukluğumdan, ilk gençliğimden, senden, annemden, deniz kıyısındaki evimizden ve ne kadar çabalarsam çabalayayım zihnimden söküp atamadığım o yanık kokusundan bahseden baloncuklar. Pek çoğu yarı yolda patlayıp yok oluyor ancak bir tanesi bana ulaşmaya kararlı. Baş örtülerinin, yana yapıştırılmış jöleli saçların, kelleşmeye başlamış kafaların, çoktan kelleşmiş kafaların ve daha pek çok şeyin üzerinden aşıp gözlerimin önüne kadar gelmeyi başarıyor. Bakışlarımı ondan alamıyorum. Olduğu yerde minik daireler çiziyor, titreşiyor, ışıl ışıl parlıyor, saydam yüzeyinin altında tohumlar patlıyor, güneşler doğuyor, insanlar ölüyor, silahlar çekiliyor, daha büyük bir şiddetle titreşmeye başlıyor, şişiyor, şişiyor, şişiyor ve ben tam da acaba diye düşünmeye başlamışken infilak ediyor. Büyük bir gürültüyle, gözlerimi kör edecek bir aydınlıkla. Başım dönüyor. Kulaklarımın dibinde haykıran milyonlarca hayaletin üzerimden geçtiğini hissediyorum. Dizlerim karıncalanmaya başlıyor, tüm vücudum elektrik akımına kapılmış gibi titriyor, gözlerim kararıyor. Devriliyorum, sesler uzaklaşmaya başlıyor ve karanlığa gömülüyorum.

Sonra kendime gelmeye başlıyorum. Sanki suyun metrelerce altındaymışım da birileri bana seslenmeye çalışıyormuş gibi. Omuzlarımdan tutulup sarsıldığımı hissediyorum. Dizlerime yumruklar atıp, saçlarımı çekiyorlar. Ağır ağır çıkıyorum yüzeye doğru. Gözlerimi açmaya korkuyorum. Ben bir kafasız balıkmışım da terminaldeki papyonlu adamın attığı kancayı yutmuşum sanıyorum. Gözlerimi açarsam yine o altın dişlerle, kıvrılmış dudaklarla, lacivert takım elbiseyle karşılaşacakmışım gibi . Keşke peşimi bıraksa diye düşünüyorum ancak sarsıntının şiddeti her geçen saniye biraz daha artıyor. Sesler daha anlaşılır hale geliyor. Lan orospu çocuğu! Gelmeden evvel çıkart demedim mi sana! Sonra patlayan silahları duyuyorum. Kişneyen atları. Acı acı feryat eden bir tren düdüğü… Açsana lan gözünü diyor. Öldün mü lan diyor. Sarsıntının sebebi omzuma yapışan pençe misali eller. Ürke ürke kaldırıyorum göz kapaklarımı. Yarı karanlık bir yer. Karşımdaki devasa perdenin üzerinde iki adam. Adamların başlarında kocaman hasır şapkalar. Ayaklarında çizmeleri, yıkıldı yıkılacak gibi duran bir binanın toz içinde kalmış verandasında oturuyorlar. Önlerindeki toprak yolun üzerine vuran güneş ışınları sarı sarı etrafa dağılıyor. Yolun karşı tarafında, gölgelerin arasına sığınmış sıska bir köpek var. Dili dışarıya sarkmış, adamları izliyor. Önümde sıra sıra uzanan koltuklarda belli belirsiz seçilen kafalar. Havada ter, kan, sidik kokuları.. Sesi yeniden duyuyorum. Şimdi de filme mi daldın lan götlek! Hepsini ağzıma boşalttın. Ben sana dedim. Ağzıma boşaltırsan bir bu kadar daha isterim dedim. Sökül şimdi paraları. Sesin sahibi on üç on dört yaşlarında bir çocuk. Önümde diz çökmüş vaziyette duruyor. Dizlerimin arasından bana bakan suratını görüyorum. Öfkenden çarpılmış. Kısacık kesilmiş saçları var. Çilli. Gözlerinin rengini seçemiyorum ama. İkide bir dudaklarını yalayıp yere tükürüyor. Ver lan paramı diye hırlıyor. Elimi cebime atıp bulabildiğim her şeyi çocuğa veriyorum. Şimdi oldu deyip gülümsüyor. Perdeden yayılan ışık eskiden dişlerinin durduğu boşlukları aydınlatıyor Kıvrak bir hareketle bacaklarımın arasından sıyrılıp yan tarafımdaki koltuğa oturuyor. Cebinden bir sigara çıkartıp yaktıktan sonra arkasına yaslanıp bacak bacak üstüne atıyor.

Şaşkınım. Bir perdeye bakıyorum bir sıyrılmış pantolonuma. Bir koltukların arasında dolanan kambur gölgelere bakıyorum bir pörsümüş aletime. Yapış yapış. Islak. Kafamı çevirip çocuğu süzüyorum sonra. Sigarası dudaklarının arasında film izliyor. En az bin kere görmüşümdür bu filmi diyor. Ağzımı açıp bir şeyler söyleyecek gibi oluyorum ancak anlamsız hırıltılardan başka bir ses çıkartamıyorum. Kafasını çevirip bana bakıyor. İkinciyi istersen biraz beklemen lazım diyor. Moladayım şimdi. Sonra bir şeyler oluyor. Büyük büyük yutkunmaya başlıyor. Nefes alış verişi hızlanıyor, gözlerini kocaman açıp hay sıçayım, hay sıçayım, hay sıçayım diye tekrarladıktan sonra kusmaya başlıyor.

Aslında tam anlamıyla kusmak da sayılmaz ihtiyar. Böyle boğazına bir şey takılmış da cart diye dışarı atmış gibi sanki. Birkaç küçük geğirme, ileri geri sallanarak geçirilen hafif bir hazırlık evresi ve hemen ardından gelen patlama. Ayaklarının dibine serdiği o dumanı tüten yeşil yığın. Elinin tersiyle ağzının kenarını sildikten sonra yaşlı gözlerle bana bakıyor. İki büklüm olmuş. Gördün mü ne oldu diye soruyor. Efendi gibi vaktinde çıkartsaydın malı ne vardı ibne! Gözlerimi yerdeki manzaradan alamıyorum. Kusmuk yığının içinde onlarca farklı şey yüzüyor. Domates kabukları, zeytin çekirdeğine benzettiğim minik, siyah parçalar, ve o grimsi damlalar. Ayağının ucuyla önünü gösteriyor. Baaak seninkiler diyor. Ağır ağır doğruluyorum. Tek elimle pantolonumun önünü tutup çömeliyor, parmağımı işte seninkiler dediği damlalara doğru uzatıyorum. Dikkatle izliyor beni. Gülümsüyor hatta içten içe. Ancak gerçekten de dokunmaya niyetlendiğimi fark ettiği an bana sağlam bir tekme basıp arkaya devrilmeme sebep oluyor. Boylu boyunca uzanıyorum. Çıplak kıçıma yapış yapış bir şeyler değiyor. Siktir git lan diyor çocuk. Kaybol! Kaybol dedim sana amcık. Oturduğu yerden uzanıp biraz daha tekmeliyor beni. Bin bir zahmetle doğrulup pantolonumu çekiyorum. Önümü ilikleyip, palaskamı düzeltiyor, yere düşen kepimi kafama geçirip çocuğun suratına bakmamaya çalışarak salondan çıkıyorum. Midem bulanıyor.

Karnımı tuta tuta iniyorum sinemanın tuvaletine doğru. Nemli bir bodrum katı. Yarı aralık kapının altından süzülen ışık demetinin içine karışıyor tam kapatılmamış bir musluktan kopan damlaların sesi. Kafam önde tuvalete dalıyorum. Beş metrekarelik bir yer. Duvara yapıştırılmış bir pisuar, yerlere saçılmış sigara izmaritleri, kullanılmış prezervatifler, yara bantları, şırıngalar, enjektörler ve kırık jiletler ve buruşturulmuş peçeteler ve sahipsiz ayak sesleri. Kusmuğum boğazımdan yukarıya doğru ilerliyor. Ekşi ekşi geğiriyorum. Burnum yanıyor. Kabin dolu. Çürük kapının ardından gelen inlemeler bunu anlamamı sağlıyor. Pisuara doğru gidiyorum. Ellerimi duvara dayayıp kafamı eğdikten sonra kusmaya başlıyorum. Porselenin içine yayılmış sidik yığınının üzerine çıkartıyorum içimde ne var ne yoksa.

Kepimi kullanarak ağzımın kenarında kalan kusmuk parçalarını temizleyip lavaboya gidiyorum. Çeşme bozuk. İkişer saniyelik aralıklarla dışarıya yolladığı damlalardan başka bir şey vermiyor. Arkamı dönüp tuvaleti terk ediyorum. Kabindeki tipler çileden çıkmış durumda. Adamın biri ananı sikeyim ananı sikeyim ananı sikeyim diye inleyip duruyor. Karanlığın içinde fısıltılar var. Kıkırdamalar ve iç çekişler. Sanki birileri dirsekleriyle birbirlerini dürtüp çenelerini öne uzata uzata beni işaret ediyormuş gibi. Üçer beşer tırmanıyorum merdivenleri.

Apar topar dışarı atıyorum kendimi. Kapının ağzında bir ihtiyarla çarpışıyoruz. Bastonunu havaya kaldırıp homur homur bir şeyler mırıldandıktan sonra titrek adımlarla içeriye giriyor. Dönüp arkama baktığımda yan yana dizilmiş kapılardan bir kapı, hava karardığı zaman yanıp sönmeye başlayan onca ışıklı tabela arasında bir tabeladan ibaretmiş gibi görünüyor salon. Liberterya sineması! Girişin iki yanındaki camekanların arkasında ünlü karatecilerin öfkeli pozları ve uzaklara bakan kirli sakallı, asık suratlı kovboyların resimleri var. Kolumdaki saat on dört sıfır sıfırı gösteriyor. Bulvar oldukça kalabalık. Ellerinde poşetleri, dudaklarının arasında çeşit çeşit konuşmaları, aynı yöne doğru ilerleyen yığınla insan. Ağa yakalanmış balıklar gibi titreşip duruyorlar güneşin altında. Aklıma salondaki çocuğun kusmuğunun içinde yüzen damlacıklar geliyor. Derin bir nefes çekip sürünün içine dalıyorum baba. Yüz metre ilerideki otobüs durağına doğru ilerliyorum.

İşte böyle. Şimdi yanındayım. Birliğime teslim olmadan evvel bir de seni ziyaret edeyim diye düşündüm. Uzun zaman oldu dedim kendi kendime Yirmi beş metre yüksekliğindeki granit kaplı duvarların ortasında bir bahçedeyiz. Yanımda oturuyorsun. Ağzının kenarında sönmüş bir sigara. Birkaç metre ötemizdeki devasa aynaya bakıp duruyorsun. Zamanında oldukça heybetli bir şeymiş, belli. Ancak şu anda, üzerinde boylu boyunca uzanan çatlağı ve dibinde biten otlarla beraber oldukça köhne bir hava yayıyor etrafa. Terk edilmiş gibi. Benzetme hoşuma gitmiyor ama öyle. Terk edilmiş bir ayna! Her neyse, ne söylemeye çalıştığımı anlıyorsun nasıl olsa. Suratında garip bir ifade var. Sanki tüm hayatın bir kolinin içine istiflenmiş de sen o koliyi dizlerinin arasına alıp kapaklarını iki yana açtıktan sonra ellerini içine daldırmışsın gibi. Gözlerin kısık. Parmakların titriyor. Unuttuğun pek çok şeyi yeniden anımsıyormuşsun gibi. İyi anılar, kötü anılar, falanlar, filanlar. Balıkçılık yaptığın günler geliyor aklıma. Tek direkli geminin güvertesinde sallana sallana ilerlediğimiz zamanlar. Gri gökyüzü. Yakamdan içeriye düşen yağmur damlaları. Geceler boyunca önünde dikildiğin yeşil ekran. Sudan çektiğimiz ağın içinde can çekişen binlerce balık. Birbirlerine bu kadar yakın durmasalar başlarına bir bok gelmeyecek, farkında değil salaklar diye söylenirdin. Sonra ağzındaki sigarayı hırsla denize atıp deponun kapağını açmak için gözden kaybolurdun. Sanırım yavaş yavaş anlamaya başladım baba ne anlatmaya çalıştığını. Deniz kıyısındaki evimizi neden ateşe verdiğini, annemi diri diri yaktığın gecenin öncesinde aklından neler geçtiğini. Kendi isteğinle gelip buraya kapanma sebebini. Bilmiyorum baba. Belki de beklemekten yorulmuştun. Nihayetinde devam edebilmek için bir şeylere ihtiyaç duyuyordun sen de. Belki küçülmeliydin. Yarın gideceğin bir okulun olmalıydı yeniden. İstiklal marşı okunurken arkasında durup sarı saçlarından yayılan o mis gibi kokuyu derin derin içine çekmeni sağlayacak on altılık bir sevgiliye sahip olmalıydın, sizinkiler sağ olmalıydı, herkes yattıktan sonra gizli gizli sigara içmeye devam etmeliydin belki de. Yani daha çok vaktin olmalıydı. Yola çıkmamış olmalıydın. bir şeyler hissedebiliyor olmalıydın. Yoksa? Yoksası ortada be baba. Yoksa televizyon karşısında uyuya kalmak veya iki üç akşamda bir kendini zehirleyip sanal yolculuklara çıkmak veya tüm evi içindekilerle birlikte ateşe vermek. Bu noktaya geldikten sonra ne yaparsan yap değişmeyecektir sonuç. Ya da bana öyle geliyor, bilemiyorum. Belki de harbiden manyaksın. Hafta sonlarında çarşıya çıkıp karanlık sinema salonlarındaki oğlan çocuklarının ağzına vermekten başka bir eğlencesi olmayan şu titrek bünyenin dünyaya gelmesine sebep olacak kadar manyak hem de. Dedim ya. Bilemiyorum. Ortada olan tek şey var baba. Feci biçimde yakalandık. Sen ve ben. Aynı ağın içinde ölmeyi bekliyoruz. Sana hak veriyorum, gerçekten de bu kadar yakın durmamalıydık birbirimize.

Şununla etiketlendi:, , ,

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.